Benim Dilim Benim Kelimelerim

By

Benim Dilim Benim Kelimelerim 

    Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan bir vasıtadır. Bu vasıta küçük yaşlardan itibaren önce anne babamıza, sonra çevremize, okula başladığımızda arkadaşlarımıza ve öğretmenlerimize yakınlaştırır bizi. Bunu yaparken de canlı ve dipdiridir. Bu yönüyle dilimiz, hayatımız gibi ilerler. Yeni doğan bir insanın yaşadıkça büyüyerek ilerlemesi gibi, dilde insanlıkla birlikte gelişir. Daha somut olarak ifade etmek gerekirse dil, her icatla, her yenilikle ve insanlığın attığı her yeni adımla kendine bir kelime daha, bir kavram daha ve bir terim daha ekleyerek büyür ve gelişir.

   Türkçemizi etkili ve iyi kullanmak elbette “Ben Türküm!” diyen herkes için son derece önemli olmalıdır. Özellikle öğretmenler için güzel dilimizi etkili ve iyi kullanmak zaten bir mecburiyettir. Zira öğrencilere güzel ve akıcı bir dille konuların aktarılması gerekir. Ancak böyle bir anlatımla öğretmenler öğrencilerini ikna edebilir ve onlara dilin doğru kullanımı noktasında örnek olabilirler. Kelimeleri doğru telaffuz etmeyen ya da edemeyen, dili açık, akıcı ve coşkulu kullanamayan birinin insanlar tarafından dinlenilmesi, mesajlarının doğru anlaşılması ve daha da önemlisi karşısındakilerle etkili iletişim kurması mümkün müdür?

    İşte tam bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken en mühim husus, güzel Türkçemizi konuşurken seçeceğimiz kelimelerdir. Geçmişte “Öz Türkçe(!)” adı altında türetilen garip ve ne idüğü belirsiz kelimeler değil bunlar. “Ulusal Düttürü” ve “toplumsal otlangaç” nasıl bizim olabilir? Başka bir deyişle bizi ne şekilde geçmişimize ya da geleceğimize bağlayabilir? Müselles yerine üçgen demeyi kastetmiyoruz burada. Bize uyan ve anlaşılanlara amenna. Sorun yukarıdaki örneklerde olduğu gibi anlaşılması ve benimsenmesi mümkün olmayanlar. Aynı şekilde Batı kültüründen geçen bazı tuhaf sözler de günlük hayata girmiş durumda maalesef. “Full ya da full time”, “okey “ ve “bye” gibi laflar, aslında bir bozulmuşluğun ya da dilde bir kötüye gidişin açık göstergeleridir. Seneler önce meşhur yazarlarımızdan birinin kelimelerle ilgili bir sözünü okumuştum. Kelimenin en güzel haline “söz”, onun bir altına “laf” ve en düşük nitelikli söylenişine de “lakırdı” diyordu. Yani konuşurken ve yazarken söz söylemeliyiz. Belki bazen ortama göre laf söylemek de idare edebilir. Fakat lakırdıdan uzak durmak dili etkili kullanmada en önemli hususlardan biri olsa gerek. Yani adı ister “Öz Türkçe” isterse “Batılı” olsun, uyduruk kelimeleri sık kullanmak, dilimizi güzel kullandığımız anlamına gelmez. Hatta söz söylemiş bile olmayız. Olsa olsa bir çift lakırdı etmiş oluruz. Ne yazık değil mi?

    Hal böyle olunca, bu sakıncalı gidişatı değiştirmek gerekir. Peki, nasıl olacak bu iş? Cevabı aslında çok basit. Bizi biz yapan ve geçmişi bin yılı bulan Türk-İslam kültürünün sentezi olan kelimelerle düşünmeli, konuşmalı ve yazmalıyız. Bu kelimeleri kullanırsak geçmişimizle bağımız kesinlikle kopmaz. Bugün için düşünürsek, birbirine sımsıkı bağlı bir toplum oluruz. Gelecekte ise bir arada yaşama arzusu taşıyan nesiller yetiştirebiliriz. Bu durum, Türk-İslam kültürünün de en temel amaçlarından biridir. O halde bu amaca giden yoldaki vasıtalarımızı yani öz be öz bize ait kelimeleri anlatmak zarureti zuhur etmektedir. Bir kaç örnek verelim önce. Çıkışını Kur’an-ı Kerim ve İslam medeniyetinden alarak, Talas Savaşı(751) sonrasında biz Türklerin Müslüman olmaya başladığı dönemlerden itibaren, her yönüyle bizim olan “millet” kelimesi. Bazıları ısrarla Latince kökenli ve topluluk anlamına gelen “populus” sözcüğünün baş tarafını atarak, bize “ulus” lafını öğretmeye çalışsa da halkımız bin yıllık malına mutlaka sahip çıkacaktır. Düşünün lütfen, “milli takım” sözü mü daha bizim yoksa “ulusal takım” lafı mı? Üstelik illa Türkçesini kullanacaksak, “millet” yerine “budun” denebilir. Tıpkı Bilge Kağan’ın Orhun Abidelerinde kullandığı gibi. Ancak ben bunu da doğru bulmuyorum. Zira unutulmuş ve yerini bin yıldır bize ait olan millet kelimesine bırakmış. Üstelik sürekli kullandığımız için Türkçeleşmiş ve büyük küçük herkesin konuşup anlaştığı bir kelime olmuş. Bir itirazım da “cevap” yerine bize dayatılan “yanıt” sözüne. Dayatılan diyorum çünkü ilkokul öğretmenim “cevaplar” kelimesini sildirir ve yerine “yanıtlar” yazdırırdı. Ailem ve çevremdekiler hep cevap sözünü kullandığından yanıt sözcüğü kulağıma çok yabancı gelmişti. Biraz büyüyüp kullandığımız kelimeleri sorguladığım yaşlara gelince şöyle düşündüm. Yazmaktan “yazıt”, kanmaktan “kanıt” veya yapmaktan “yapıt” türetiliyor ve güçlü bir anlam bağı var. Bu bağ, niye yanmaktan “yanıt” olunca yok? Çünkü “yanıt”, asırlardır süregelen İslamlaşma sürecimizle bünyemize girmiş ve bütünüyle bizim olmuş “cevap” sözünün karşılığıymış gibi dilimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Lise yıllarımda o zamanki edebiyat hocamın da teşvikiyle bu “yanıt” sözünü araştırmış ve çok enteresan bir bilgiye ulaşmıştım. Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügati’t Türk adlı eserinde, “yanıt” kelimesini bayramlarda yakılan bir çeşit fener olarak ifade ediyordu. Yani üstat, benim zihnimde çağrışım yaptığı gibi yanmaktan “yanıt” şeklinde anlatıyordu.

    Yukarıdakilere benzer örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Fakat maksadın hâsıl olduğu ve asıl meselenin anlaşıldığı aşikârdır. Mesele, bizi bin yıllık geçmişimizden koparmak ve kökü, kökeni ve mazisi olmayan sözcüklerle dedeyi torunuyla anlaşamaz hale getirmektir. Tarihin bizi anlatmaya başladığı günden bu tarafa elbette Türk’üz ve bundan dolayı da gururluyuz. Ama X. asırdan bu tarafa da İslam diniyle müşerref olmamız hasebiyle de çok ama çok daha gururluyuz. Kur’an ve Hz. Peygamber(SAV) çizgisine gelmiş olmak, biz Türkleri bir hatta birkaç derece daha yüceltmiştir. İslamiyet, sadece bizi değil, bu mukaddes yolu seçen bütün milletleri birkaç seviye yukarı çıkarmıştır. Arapları, İranlıları, Afganları ve daha nice milletleri. Yani İslam ve onun getirdiği birçok şey gibi yukarıda örneklerini verdiğim kelimeler, Türkleri kültüründen uzaklaştırmamıştır. Bilakis güzel dilimize mazisi on asırı aşmış Kur’an kaynaklı kelimeler ekleyerek bizi daha da zenginleştirmiştir.

    Dilimize ve kelimelerimize başka bir açıdan bakalım. Esasen bizim için Kur’an ve İslam kaynaklı olması yönüyle kıymetli olan ama bazılarının Arapça kökenli diyerek dudak büktüğü kelimelerle düşünmek, konuşmak ve yazmak… Beynimizi, hafızamızı, düşünme kapasitemizi ve kelime dağarcığımızı geliştirmez mi? Mutlaka geliştirir. Üç yüz kelime ile düşünmek mi yoksa üç bin kelimeyle düşünmek mi geliştirir zihnimizi? Üstelik İslam medeniyetinin yaklaşık on beş asırda vücuda getirdiği devasa külliyatı ve geçmişten günümüze Türk-İslam eserlerinin oluşturduğu eşsiz ilmi hafızayı bu kelimelerle daha kolay anlamak mümkün değil midir? İbn-i Sina, Harezmi, İbn-i Rüşd ve daha nicelerinin kitaplarındaki şifreleri çözmez mi bu kelimelerimiz?

    Bu bağlamda yapılması gereken en öncelikli eylem, bir yandan dilimizi etkili ve iyi kullanırken diğer yandan yüzyıllardır bizim olagelen güzelim kelimelerimizi unutturmamak olacaktır. Böylece geçmişten gelen hem Türk, hem İslam, hem de Türk-İslam geleneği bugünlerde en iyi şekilde yaşatılmış olacaktır. Bu da, bizi gerçek manada millet yapacak ve sımsıkı bir arada tutacaktır. Aynı zamanda da bu millet olma şuuru gelecek nesillere aktarılacaktır. Yani aynı geleceğe umutla bakmamıza yol açacaktır.

  Netice olarak dilimize ister İslam diniyle girmiş olsun isterse Arapçayla, bu kelimeler yüzyıllardır süregelen tarihimizde deyimin tam anlamıyla bizden biri olmuştur. Yani bünyemize girmiş, bize tam uyum sağlamış ve bizim ayrılmaz parçalarımız olmuştur. O bakımdan, bunlara sahip çıkmalı ve bu kelimeleri büyüklerimizden öğrendiğimiz gibi çocuklarımıza aktarmalıyız. Bu sayede, atalarıyla bağlantılı ve barışık, içinde yaşadığı toplumla bütünleşmiş ve millet olma bilincine ulaşmış örnek  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yetiştirebiliriz. Bu anlayışı gelecek nesillere de verebilirsek, dünyada önde gelen medeniyetleri yakalar hatta onlara fark atarız. Bu sebeple, milletleri millet yapan değerleri hemen herkese, özellikle de çocuklarımıza ve gençlerimize en doğru şekilde öğretmeliyiz. Bu değerler içinde de dilimizi en müstesna yere koymalıyız. Zira Türkçemiz, bizi Türk milleti yapan, bir arada tutan ve birbirimize yaklaştıran en önde gelen araçtır.

RIDVAN ATAK

Yorum Yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacaktır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir