Sabaha Kadar Ağladım | Deneme Yazısı

By

Sabaha Kadar Ağladım 

  2007 Haziran’ındaydık. 2006-2007 öğretim yılının ikinci dönemi de çok şükür ki hayırlısıyla bitmişti. Karabük Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde benim adıma başaralı bir eğitim- öğretim sezonu daha geride kalmıştı. Anadolu bölümü öğrencilerinden % 90′dan fazla başarı elde etmiştik. Ayrıca öğrencilerimin imtihanlardaki Tarih netleri de belirgin biçimde artmıştı.

  Açıkçası bu gelişmelere çok sevinmiştim. Zaten öğrencileri motive etmek, tarih dersini onlara sevdirmek ve en önemlisi de kendilerinden azami başarı elde etmek için, zaman içinde kendi geliştirdiğim bir metod var. Şöyleki: Bir sınıfta diyelimki 30 öğrenci mevcudu olsun. Bunları ben sene başında numara sırasıyla beşerli gruplara ayırıyorum. Yani ilk beş kişi 1. grup, 2. beş kişi ikinci grup ve üçüncü beş kişi 3. grup şekliyle ayırıyorum. Bunlara grup olarak görev veriyorum. Bir dönemde 3-4 kere sıra geliyor, her gruba. Grup içi işbirliği ama gruplar arası rekabete dayalı bir sistem (Eğitim literatüründe buna bazıları “kubaşık eğitim” diyorlar.) uyguluyorum. Grupta herkesin aynı notu alması özellikle sorumlu ve çalışkan öğrencilerin tepkisini çekiyor önceleri. Ama grup üyeleri daha sonra işbirliğine alışınca oldukça çekişmeli bir yarış ortaya çıkıyor. Mesela ders notları 100 üzerinden 08, 06 olan öğrenciler bile büyük ödüle ulaşabilmektedirler.

  Peki büyük ödül nedir? Sınıfın jüriliğinde (Ben hiç karışmıyorum.) en iyi grup seçiliyor. En iyi gruptan bir kişi kura ile Karabük’ün en güzel, en kaliteli mekanlarında, ben ve ailemle birlikte yemek yeme hakkı kazanıyor. İnşallah öğretmen maaşları bir gün daha tatmin edici olur da, bütün grup üyelerini beraberce yemeğe götürme imkanına sahip olurum. (Yanlış anlaşılmasın, kazandığım hamdolsun bana yetiyor.)

  Yukarıda bahsettiğim gibi, 2006-07 sezonunun sonunda da bir 9.sınıf (Y.E.K.), bir 10. sınıf (T.T.) ve bir de 11. sınıf öğrencisi (B.H.A.) bu ödüle hak kazandı. Bir gece yatağa yatmış uyumaya çalışırken bir anda, hiç hesapta yokken enteresan bir fikir parlayıverdi zihnimde. Öğrencileri Karabük’teki özel bir yere değil de, Kastamonu’ ya götürebilirdim. Bu sayede hem orasının tarihi-turistik yerlerini gezdirip öğrencilerimde arzuladığım tarih şuurunu daha iyi oluşturabilir, hem ödülü daha cazip hale getirerek dersine girdiğim bütün gençlerin motivasyonunu artırabilir, hem de bu geziyi hepimiz için unutulmaz bir hatıra haline getirebilirdim. Konuyu eşime açtım. O da çok isabetli buldu yeni fikrimi. Fikrimi ödül kazanan öğrencilerimle de paylaştığımda, onlar da sevindiler. Fakat biri hariç. 11. sınıftan B.H.A. hafta sonu babasını yurt dışına göndeceklerini (babası din görevlisi), çok istemesine rağmen geziye gelemeyeceğini ifade etti. O halde yerine birini seç dedim. O da T.T. veya T.Ö. adlı öğrencileri önerdi. T.T. ise hafta sonu dişlerini yaptırmak üzere Ankara’ya gideceğini ve bu sebeple çok istemesine rağmen gelemeyeceğini söyledi. T.Ö. “Hocam Kastamonu ise gelirim ama babamdan izin alın.” dedi. Babası izin verdi ve gezi kadromuz tamamlandı. Ondan ona, ondan ona geçerek gezinin T.Ö.’ye nasip olmasının, Yaratıcı’nın müthiş bir planı olduğunu kim, nereden ve nasıl bilebilirdi. Gün ve saat belirledik. Planlama işi de halloldu.

  Sonuçta ben, eşim, iki kızım ve üç öğrencim hep beraber güzel bir haziran günü arabamla biraz sıkşarak da olsa Karabük’ten Kastamonu’ya (110 km.) doğru yola çıktık.

  Yolda kısa bir mola verdik. 10:30 sularında Kastamonu’ya vasıl olduk. İlk olarak kaleyi gezmeye başladık. Bu sırada öğrencilerimizden T.Ö. eşimle fısıldaşıyordu. Biraz sonra eşim bana yaklaştı ve “T.Ö.’nün burada kardeşi varmış.” dedi. İzin verirsem onunla görüşecekmiş. Bir an duraksadım. T.Ö.’nün kardeşinin burada ne işi var diye düşündüm. Sonra anladım ki, küçük kardeşi burada bir ailenin yanında evlatlıkmış. Anneleri yıllar önce ölünce, en küçük kızı babası buradaki bir aileye istemeyerek de olsa bırakmış. Babası bana emanet ettiği için T.Ö.’nün gitmesine izin veremezdim. Ona “Arayalım kardeşin bizim yanımıza gelsin.” dedim. Aradık ve ailesi sağolsunlar getirdiler çocuğu yanımıza. Birbirlerine sarılmalarını görmeliydiniz. Adeta kalbimin damla damla eridiğini hissettim. Annesi küçük kızı bize emanet edip gitti.

  Akşama kadar hep birlikte gezdik Kastamonu’yu köşe bucak. Sonunda iki kardeşin ayrılış vakti gelmişti hiç birimiz istemesek de…Ayrılıkları müthiş buruktu. Ablayla kardeş karşılaştıklarında nasıl görkemli bir sarılmayla kalplerimizi erittiyseler, şimdi ayrılırken de müthiş bir doymamışlıkla kenetlendiler birbirlerine. Dakikalarca…

  Hiç kimse hadi gidelim diyemedi uzun süre. Hepimizin gözyaşları biraz yavaşlayınca “Ayrılık vakti geldi.” diyebildim usulca.

  Yolda T.Ö. yine bana değil eşime şunları söylemiş: ” Önce Allah’a şükürler olsun küçük kardeşimi bana seneler sonra ilk defa gösterdiği için. Sonra da Rıdvan Hocam’a ve size ailece sonsuz mutluluklar versin yüce Mevla. Bu benim hayatımın en mutlu günüydü. Hep Rabbime dua ediyordum. Küçük kardeşimi bir kez daha göreyim diye.”

  Allah T.Ö. başta olmak üzere bütün öğrencilerimin yar ve yardımcısı olsun öncelikle. Ama beni gece boyu ağlatan kardeşlerin hasretinden ziyade, Allah’ın genç bir kızın duasını kabul etmesi ve buna da benim gibi alelade bir insanı vesile kılmasıydı. Yani gece döktüğüm gözyaşları aslında hüzünden çok mutluluk ve hatta yüce Yaratıcı’ya şükür göz yaşlarıydı.

  Bazen çok enteresan bir olayı, bazen içinizi burkacak hüzünleri, ama en çok da mutluluğu burada bulacaksınız. (18.09.2010) HOŞÇAKALIN…

RIDVAN ATAK

Yorum Yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacaktır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir